Nerede O Eski Güvenli Okullar ?

Son aylarda Türkiye’de okullarda ve okul çevrelerinde yaşanan silahlı saldırılar hepimizi aynı soruyla karşı karşıya bırakıyor: Çocuklarımız okula giderken gerçekten ne kadar güvende? 2026 yılının nisan ayında Şanlıurfa’da ki bir okulda yaşanan silahlı saldırının ardından, yalnızca bir gün sonra Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda öğrencinin gerçekleştirdiği silahlı saldırıda öğretmen ve öğrenciler hayatını kaybetti, çok sayıda öğrenci yaralandı. Eylül ayında ise Manisa’nın Turgutlu ilçesinde okul yolundaki öğrencilere yönelik silahlı saldırıda 11 çocuk yaralandı. Ve son zamanlarda her güne başka bir saldırı haberiyle uyanmaya başladık.
Güvenlik yalnızca kapıda duran bir görevli değildir.
Bir okulun güvenli olması elbette fiziksel önlemleri gerektirir. Okul girişlerinin kontrol edilmesi, okul çevresinin denetlenmesi, kamera sistemlerinin etkin kullanılması, riskli alanların belirlenmesi son derece önemlidir. Ancak güvenliği yalnızca duvar, kamera ve güvenlik görevlisi üzerinden düşünmek bizi eksik bir noktaya götürür. Çünkü bir çocuğun eline silah geçtiğinde sorulması gereken soru yalnızca “Silah okula nasıl girdi?” değildir. Bunun yanında;
“Bu çocuk neden bu noktaya geldi?”
“Çevresindeki insanlar neler fark etti ve neden sustu?”
“Yaşadığı öfke, yalnızlık, dışlanma veya zorbalık daha önce görüldü mü görüldüyse nasıl bir önlem alındı?”
“Bir çocuk yardım istemeye çalıştığında onu gerçekten dinleyen biri var mıydı?”
“ O çocuğun bulunduğu evde neden silah vardı?” sorularını da sormamız gerekir.
Şiddet çoğu zaman bir anda ortaya çıkan, toplumdan tamamen bağımsız tek bir davranış değildir. Bireysel özelliklerle birlikte aile ilişkileri, akran ilişkileri, toplumsal normlar, şiddete maruz kalma, dışlanma, dijital ortamlar ve silaha erişim gibi birçok faktörün kesiştiği ortak bir sorundur. Bir çocuğu yalnızca “saldırgan” olarak etiketlemek çözüm değildir. Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: bir çocuğun şiddet uygulamasını açıklamak, onu ve şiddetini haklı çıkarmak anlamına gelmez.
Şiddetin hiçbir gerekçesi masum insanların hayatını kaybetmesini açıklamada yeterli değildir. Ancak hepimiz bu toplumda yaşayan bireyler olarak sorumluluk almak zorundayız. Yalnızca “kötü çocuk”, “sorunlu aile” ya da “psikolojik problemi vardı” demek yeterli değildir. Asıl soru şudur: bir çocuk şiddete yönelmeden önce hangi yardım kapılarını bulabiliyor? Bir çocuk günlerce dışlanıyorsa, sürekli aşağılanıyorsa, yoğun öfke yaşıyorsa, kendisini değersiz hissediyorsa, intihar veya ölüm düşüncelerinden söz ediyorsa, silahla ilgili tehditlerde bulunuyorsa ya da arkadaşlarına saldırı planlarından bahsediyorsa bunların “ergenliktir geçer” denilerek geçiştirilmemesi gerekir.
Psikolojik destek yalnızca sorun ortaya çıktığında verilmemeli.
Psikolojik destek denildiğinde toplumumuzda hâlâ çoğu zaman “Bir problem çıktı, şimdi psikolojik destek almalıyız.” düşüncesi akla geliyor. Oysa çocuk ve ergenlerde psikolojik destek yalnızca kriz sonrasında değil, kriz ortaya çıkmadan önce de son derece önemli ve daha faydalıdır. Bir çocukta uzun süreli içe kapanma, yoğun öfke, arkadaşlarından kopma, ciddi davranış değişiklikleri, sürekli ölüm veya şiddet temalı konuşmalar, kendisine ya da başkasına zarar verme tehditleri, belirgin umutsuzluk, ağır zorbalık deneyimleri, çok sık sosyal medya kullanımı veya travmatik yaşantılar fark edildiğinde bunların psikolojik destek gerektirdiği bilinmelidir.
Aileye de okul kadar ihtiyaç var.
Çocukların yaşadığı sorunlar yalnızca okulun içinde çözülmez. Aile de bu sistemin önemli bir parçasıdır. Ancak burada aileleri suçlamak yerine aileleri güçlendirmek ve bilinçlendirmek gerekir. Anne babalar çocuklarıyla yalnızca notlarını, sınavlarını ve derslerini konuşmak veya kendileri şiddet içerikli diziler izlerken “Hadi yavrum sen izleme git dersini çalış ben de dizim bitince kontrol ederim.”demek yerine zaman zaman şu soruları da sorabilmelidirler:
“Okulda kendini nasıl hissediyorsun?”
“Seni üzen biri var mı?”
“Bir arkadaşınla ciddi bir sorun yaşadığında bunu kime anlatırsın, bu sorunu nasıl çözersin?”
“Son zamanlarda seni çok öfkelendiren bir şey oldu mu?”
“Okulda kendini güvende hissediyor musun?”
Ve burada ailenin en önemli görevi ailelerin evde halihazır da bulunan silahlarını çocukların erişemeyeceği yerde muhafaza etmesi hatta mümkünse silah edinmeyi askere, polise, jandarmaya bırakmaları gerekir. Toplumumuzda bireysel silahlanmanın ivedilikle önüne geçilmesi gerekmektedir.
Bu mesele hepimizin meselesidir.
Okul saldırılarını yalnızca polis, öğretmen, psikolog veya ailelerin çözmesini beklemek gerçekçi değildir. Bu mesele bir toplum meselesidir. Okulların görevi yalnızca ders vermek değil; öğrencilerin sosyal ve duygusal güvenliğini de desteklemektir. Öğretmenlerin görevi psikolog olmak değildir; ancak öğrencideki ciddi değişimleri fark edebilecek ve gerektiğinde doğru yere yönlendirebilecek bir sistemin parçası olmaları önemlidir. Ailenin görevi çocuğu yalnızca denetlemek değil, onunla güven ilişkisi kurmaktır.
Çocuklarımızın korkuyu değil, geleceği taşıdığı okullar istiyoruz.
Belki de artık okul güvenliği hakkında konuşurken kendimize yalnızca “Bir sonraki saldırıyı nasıl engelleriz?” diye sormamalıyız. Bunun yanında;
“Çocuklarımızı şiddete götüren yolları nasıl azaltırız?”
“Bir çocuk yalnız kaldığında onu kim görüp dinlemelidir?”
“Zorbalığa uğrayan çocuk bunun anlamını ve kimlerle konuşabileceğini biliyor mu?”
“Şiddet tehdidini duyan öğrenci bunu güvenle bildirebilir mi?”
“Aileler çocuklarının ruhsal değişimlerini fark edebilecek bilince sahip mi?”
“Okullar çocukların yalnızca akademik başarısını değil, psikolojik iyi oluşunu da takip ediyor mu?” sorularını sormalıyız. Çünkü güvenli bir toplum ortamı, saldırılarda yaşanan can kayıpları ve hüsranların sonucunda müdahale edip geç kalarak değil, saldırılara zemin hazırlayan etkenleri önceden tespit edip gerekli tedbirleri almakla sağlanabilir. Çocuklarımızın elinde bulunan silah, bıçak vb. suç aletleri ile biz kendimiz ne kadar içli dışlıyız bunu da sorgulamak gerekmektedir.